Anaokulu/Kreş dosyasını açıyorum. Okul diye bahsedeceğim yazarken. Genel uyarı: Aşağıda yazdıklarım şahsi tercihlerimi ve bireysel tecrübelerimi içerir. Herkesin tercihleri ve bu tercihlere verdiği önem sırası değişebilir. Bunun yanında her çocuğun ihtiyacı ve mutlu olacağı ortam da farklıdır. Önemli olan kendi değerlerinize ve çocuğunuza uygun okulu seçmek. Çocukla ilgili birçok konuda olduğu gibi bu konuda da tek doğru yol yok. Bunun yanında bu yazıyı yazarken de, okul araştırması yaparken de Uzman Psikolog Oya Çanak ile çok detaylı konuştuk. 3 sene bir anaokulunda çalışma geçmişi var. Bu yüzden onun bakış açısı benim için önemliydi. Ondan aldığım bazı bilgileri de yeri geldikçe paylaşacağım. Bu arada seçeceğiniz okulda mutlaka tam zamanlı bir psikolog çalışıyor olsun derim. Çocuğun okula adaptasyon sürecinde de sonraki süreçte gelişimi değerlendirilirken de tüm gün boyunca çocuğu gözlemleyen bir çocuk psikoloğu olması çocuğunuzun faydasına olacaktır. Oya psikoloğun okuldaki görevini şöyle özetledi. Öğretmeni, öğrenciyi ve hatta yöneticiyi dahi gözlemleyen, herkesin duygusal varlığını koruyan, aynı zamanda çocukların gelişimlerini takip eden, öğretmenlerin gelişim süreçlerine destek olan bir denetim ve destek mekanizması şeklinde çalışıyor.      

Öncelikle kaç yaşında okula gönderelim sorusu en merak edilen soru. Bu konuda bir sürü kaynak taradım. Çok farklı görüşler olmakla beraber, “Erkenden okula başlatmak gerçekten avantajlı mı?” sorusunun kesin bir cevabının olmadığını gördüm. Çünkü avantajları olduğu kadar dezavantajları da olabileceği düşünülüyor özellikle de eğitim ve akademik başarı odaklı bir okul seçilirse. David Elkind şöyle demiş; “Bir çocuğa okumayı ve matematiği öğretmekle, onu okumaya ve matematiğe hazırlamak arasında çok fark vardır.” Yani aslında okul öncesi eğitimden beklenen şey çocuklara bir şeyler öğretmekten ziyade öğrenmeyi öğretmek diye düşünüyorum. Kendi öğrenme kapasitesini, potansiyelini, hangi duyularını kullanarak en iyi öğrenebildiğini keşfetmesini sağlamak, merak duygusunu beslemek, soru sormaya, insiyatif almaya, denemeye yönlendirmek. Çünkü deneyimleyerek öğrenmek en kolayı aslında hepimiz için. Bir çocuk belki kitapta çiçeğe su verilmesi gerektiğini okuduğunda bunu unutabilir ama bir saksıya ekip suladığı çiçeği unutmayacaktır.

Beğendiğim bir montessori okulunda müdür bana dokunsal işitsel görsel gibi farklı duyularını kullanarak öğrenmeye yatkınlık gösteren her bir çocuk için bir konuyu nasıl pekiştirdiklerini anlattı. Afrika kıtasını işliyorlarmış mesela, zürafanın ahşap bir maketini görüp dokunuyorlar, kağıda resmini çiziyorlar, bir yandan öğretmen onlara bu kıta ile ilgili bilgiler anlatıyor, interaktif şekilde kitap okuyorlar, drama dersinde her biri o kıtadaki bir hayvanı canlandırıyor, zürafa desenli kurabiyeler yapıp yiyorlar. Böylece bütün duyularını kullanıyorlar. İşitsel öğrenmeye yatkın olan çocuk da dokunsal öğrenmeye yatkın olan çocuk da öğreniyor ve pekiştirmiş oluyor.            

Yaşla ilgili önemli olan konu aslında sınıftaki grubun büyüklüğü ve sınıfta kaç tane öğretmen olduğudur. Ulusal Küçük Çocuk Eğitim Birliği (NAEYC) yaşa göre çocuk ve öğretmen sayılarını aşağıdaki şekilde önerirken mesela ilk 2 yıl için tek sınıfta 6 öğrenci ve 2 öğretmen olacak şekilde gruplama öneriyor.   

0-2 yaş için 3 çocuğa 1 öğretmen 

2-3 yaş için 4 çocuğa 1 öğretmen

3-5 yaş için 8 çocuğa 1 öğretmen

Bu rakamlar tabiki birçok ülke için sağlaması kolay rakamlar değil. Gezdiğim okullarda 3-4 yaş grubu için 10-15 arası öğrenciye genellikle 2 sürekli öğretmen ve ihtiyaç olduğunda psikolog desteği vardı. Aynı zamanda branş derslerine farklı öğretmenler de eşlik ediyordu. Yani kadronun zengin olması ve sürekli psikolog desteği burada önemli bir etken oluyor. Bunun yanında öğretmenlerin ne kadar mesleki tecrübesi olduğu ve iş tatmini de çocuklar ile iletişimlerinde etkili olan kriterler. Araştırmalarda da bazı okullarda daha az öğretmen veya grupta daha çok öğrenci olsa da çocuklar açısından herhangi bir soruna rastlanmamış. Yani kaliteli okullar çocukların duygusal güvenliğini korumakta daha başarılı. Bu kaliteyi korumak için de kurum yöneticisinin perdeci değil de eğitimci olması ve öğretmenlerin sürekli olarak eğitimlerle destekleniyor olması gördüğüm kadarıyla önemli.

1993 yılında Amerika’da yapılan bir araştırmada rastgele seçilen 225 okuldan (anaokulu/kreş)  sadece yüzde 8’inin iyi olduğu, geri kalanların çoğunun çocukların duygusal ve zihinsel gelişimlerini aksatacak kadar kötü olduğu görülmüş. Yıllar içinde eminim okulların kaliteleri artmıştır ama %50 gibi bir oranı da yakalayacağını sanmıyorum. Bu yüzden doğru okul seçimi gerçekten çok önemli. Buraya sevgili uzman psikolog Oya’dan bir dip not düşeceğim. 18-20 aya kadar bildiğiniz gibi belli aylarda tekrarlayan ve artarak devam eden ayrılık kaygısı dönemleri var. Bu yüzden bu kaygı dönemlerini atlatıp rahatladıktan sonra başlamasının çocuk için daha faydalı olacağını belirtiyor. 18 ay sonrası başlangıçta da 1 saat gibi kısa sürelerle başlayıp zamanla çocuğa göre ilerleyerek süreyi arttırmak, eğer ailenin şartları buna uygunsa 2,5-3 yaş civarı tam güne geçmek şeklinde bir yol izlenebilir. Anne işe başlayacaksa, olabildiğince erken okulu seçip alışma sürecine başlamak iyi bir fikir olabilir.      

Şimdi eğer bu konuları az çok araştırdıysanız kreş, gündüz bakım evi, anaokulu gibi ayrımlar duymuşsunuzdur. Kısaca anaokulları milli eğitime bağlı ve 3-6 yaş arası çocukları ilkokula hazırlamaya yönelik bir program izliyorlar. Kreş ve gündüz bakım evleri genellikle 0-3 yaş ağırlıklı olmak üzere 6 yaşına kadar hizmet verebiliyorlar. Sosyal Hizmetlere bağlılar. Yani bu kurumların denetlendikleri yerler ve uymaları gereken yasal düzenlemeler birbirinden farklı. Hangisi daha iyi bilmiyorum. Benim kriterlerim gözümle gördüğüm şeyler çünkü. Hangi bakanlık daha iyi denetler, kimin müfredatı daha iyidir benim çok takıldığım şeyler değil. Çünkü ben okul öncesi dönemde daha çok oyun oynamasını, mutlu olmasını ve gerçek yaşam becerileri edinirken öğrenme ve merak duygusunu korumasını istiyorum. Bunları verebilecek olan okulun hangisi olduğuna ikna olursam ona göndereceğim. Bunun yanında okul öncesinde iyi bir eğitim alsın, düzenli bir müfredat işlensin isteyen aileler anaokullarını tercih etmek isteyebilirler çünkü Milli Eğitim’in verdiği müfredat işleniyormuş bunlarda. Ama anladığım kadarıyla nasıl işleneceği konusunda çok katı değiller. Bir okul sebzeleri işlerken bahçede sebze ektiriyor, diğeri sebze resmi çizdiriyor mesela. Yani aslında müfredat bir çerçeve sağlıyor. Benim gözlemim de kreş ve gündüz bakım evlerinin eğitimden ziyade daha çok oyun ağırlıklı olduğu oldu ki ben şuan için bunu tercih ederim ama aşağıda sıralayacağım kriterlerin en çoğunu bir arada karşılayan okul hangisi olursa onu seçeceğim. Bu konu benim için keskin bir çizgi değil. 

Benim okul aramaya başlama sebebim artık kızımın açık açık sosyalleşme ihtiyacını belli etmesi oldu. Hafta sonları bazı anne babalı oyun/atölye gruplarına katılıyorduk bir süredir ve çok keyif alıyordu. (Burada bir parantez açacağım ve diyeceğim ki eğer çocuğunuzun çocuklarla ve farklı insanlarla bir araya gelebileceği uygun ortamlar yaratamıyorsanız, okul sürecine geçmeden önce ebeveynli oyun grupları ile başlayabilirsiniz. Biz daha çok orman gruplarına ve duyusal atölyelere katıldık. Okula geçiş sürecini muhakkak kolaylaştırır.) Kızım kitaplarda ve sokakta okula giden çocukları görüp, sorular sorarak okulun nasıl bir yer olduğunu anlamaya çalışıyordu. Çantasını sırtına takıp her gün hadi okula gidelim anne demeye başladı. Her gördüğü çocuğa resmen yapışan bir çocuk zaten çok küçük yaştan beri ama park gibi çocukların koşturduğu yerlerde uzun süre geride durup izlemeyi tercih etti, bir süre sonra o da geçti. Bu arada bu zamana kadar fiziksel ve maddi olarak da henüz hazır değildik. Şartlar olgunlaşınca ben de artık bu baharda günde 2 saat gibi annesiz oyun grubuna başlatıp duruma bakmaya karar verdim. (Yine İpek Nil’in durumuna göre Eylül’de yarım güne geçiş düşünüyorum.) Nasılsa çalışmıyorum. Mutlu olmazsa asla ısrar etmem. Okul arama sürecinde her gittiğimiz yerde bir öğretmeni yanımıza çağırdılar, kızım benimle vedalaşıp önce oyun odasına sonra da öğretmenle beraber sınıfa gitti. Çocuklarla kaynaştı. Keyfi çok yerindeydi. Tabi bu sürekli bir hale döndüğünde tepkileri değişebilir. Bunu unutmamak gerek. Özellikle bazı okullarda bunu vurguladılar. Oryantasyon sürecinde ilk iki hafta çok severek gidip üçüncü hafta ağlayıp gitmek istemeyen çocuklar olabiliyormuş. Bunu daha çok tam gün gelenlerde yaşıyoruz dediler. Oyun grupları ve yarım gün okul daha kısa süreli olduğu için çocukların pek zorlanmadıklarını söylediler. Burada yine bir uzman görüşü eklemek istiyorum. Oya bana çocukların yaşadığı üç tip kaygıdan bahsetti. Mekan kaygısı, ayrılık kaygısı ve akranları ile bir arada olma kaygısı. Çocuğun en az 6 ay süre ile aslında bir oryantasyon sürecinde sayıldığını ve bu süre içinde kaygı duyduğunda, hangi tip kaygı duyduğunu ve bunun nasıl aşılacağını okuldaki psikoloğun belirleyip aile ve öğretmenlerle birlikte bir yol haritası çizdiğini anlattı. Yani çocuk okula gitmek istemiyorsa bunu hemen anneden ayrılamıyor diye yorumlamamak gerek.

Benim görüştüğüm okulların hepsinde belli bir oryantasyon süreci var. Gerçek Berlin yöntemi kadar esnek değil ama en azından hemen bırakıp gideceksiniz diyen olmadığına seviniyorum. Genel yaklaşım şöyle: Çocuk önce annesi de aynı ortamdayken öğretmeni ile 30-40 dk vakit geçiriyor. (Diğer çocuklardan ayrı bir ortamda) Sonraki günlerde anne bir odada bekliyor. Çocuk anneyi görmüyor. Ama anneyi talep ederse yanına gidebiliyor. Yine öğretmeniyle bu kez biraz daha uzun zaman geçiriyorlar. Daha sonraki günlerde sınıftan birkaç çocuğu da yanına alıyorlar ve öğretmen eşliğinde onlarla oynuyor. Direk kalabalık sınıfa girmiyor yani. Son aşamada da çocuk sınıfa anne dışarı alınıyor ama bir süre anneden yakınlarda olmasını istiyorlar ki çocuk annesini ısrarla isterse hemen geleceğini bilsin ve rahat olsun. (Burada da bir not: Çocuk her ağladığında hemen anneye yetiştirmiyorlar. Önce öğretmen sakinleştirmeye ve ikna etmeye çalışıyor. Aralarında güven bağı kurulduysa veya kurulmaya başladıysa zaten çocuk sakinleşiyor.) Bu sürecin hızı çoğu okulda çocuğa bağlı olarak ilerliyor. Bazıları 7-10 gün gibi hedef belirlemiş ama çocuk zorlanırsa “Ağlarsa ağlasın” diyecek okullar değillerdi gittiklerim. Bu arada şunu söylemeden geçemeyeceğim. Eğer ki eş dost akraba ile yakın olsaydık, etrafımızda kızıma akran, sürekli sosyalleşebileceği çocuklar olsaydı en az bir sene daha okul düşünmezdim. Ama şuan böyle bir ortamımız yok ne yazık ki. Hatta ülkemiz okulsuzluğa uygun olsa hiç okul işlerine girmek istemezdim sanırım. Beni en çok geren konu bu okul meselesi çünkü.(Finlandiya’da yaşasaydık fikrim bu olmazdı tabi.)

Gidip göreceğim okulları nasıl seçtim? Sevgili Oya Çanak ilk kriterimin eve yakınlık olması gerektiğini söyledi. Çünkü biliyorsunuz çocukların çoğu araba yolculuğu sevmiyor. Sabah çocuğu kaldır arabaya oturt, bir de uzun uzun yol git, stres katsayısı her iki tarafın da artsın, sonrası malum okulu sevmeyen gitmek istemeyen bir çocuk. Bu riske girmemek her iki tarafın da faydasına olur. Eğer çocuğunuz araba yolculuğu seviyorsa, çalışan anne/baba iseniz iş yerinize yakın bir okul da tercih edebilirsiniz. Oya ikinci kriterimin öğretmenin yaklaşımı olması gerektiğini söyledi. Bu konuya en sonda değineceğim. Önce internetten araştırma yaparken neye göre okulları belirledim onları anlatayım.  

Göreceğim okullara karar verirken bir diğer kriterimse eğitim biçimi oldu. Montessori uygulayanlara öncelik verdim. (Keşke yakınımda orman okulu, reggio emilia, waldorf, alternatif eğitim modelleri uygulayan okullar olsaydı. Çok uzak oldukları için çok beğendiğim birçok okulu elemek zorunda kaldım.) 

Montessori okullarını tercih etme sebebim çocuklara daha çok insiyatif verilmesi (mesela sınıftaki bitki ve hayvanların bakımından çocuklar sorumlu, bulaşıklarını kendileri yıkıyorlar vs.), kendi işlerini kendileri halletmeleri için fırsat tanınması, okulun genel olarak sade ve ahşap eşyalarla döşenmesi, ödül ceza sisteminin olmaması, mutlaka yaz kış bahçe saatleri olması ve oyun temelli bir yaklaşım benimsemesi oldu. Ama montessori okulları biraz disiplinli ve kuralcı da olabiliyor. Bunun seviyesi çocuğun yaratıcılığını öldürmeyecek düzeyde olmalı. Karma sistemli okullar ise geleneksel yöntemlerin yanında genellikle montessori materyalleri de kullanıyorlar. Öncelikleri çocuğun her işini kendi yapması, insiyatif alması değil ama fırsat veriyorlar.  (Bulaşık yıkamıyorlar da yemeklerini kendileri alıyorlar mesela). Duvarlar tavanlara kadar resimlerle dolu, her yer rengarenk bu okullarda. Biraz fazla uyaran var, göz yoruyor. (Benim gezdiklerim en azından böyleydi.) Ama montessori okullarına göre biraz daha esnekler, serbest oyun daha fazla, eğitelim öğretelim akademik başarı elde etsin baskısı montessori okullarındaki kadar yüksek değil. Karma sistem olan okullarda genelde baleden satranca, dramadan piyanoya, yogadan seramiğe çok geniş yelpazede seçenekler var çocuklar için. Montessori okullarında bu seçenekler daha azdı. (Genel olarak montessori okulları her alanda sadelikten yana gibi.) Çocuğum hepsini denesin görsün isteyen de çok aile vardır eminim. Ben şahsen kendi çocuğum için bir anda bu kadar çok sanat/spor dalını denemesi gerektiğini pek düşünmüyorum. Yani benim için önemli bir kriter değil.

İngilizce artık en kötü okulda bile var. Gezdiğim birkaç okulda İngilizce dersini ana dili İngilizce olan öğretmenler veriyordu hatta. Bazılarında sınıfta Türkçe konuşmak yasak, bazılarında sınıfta normal sınıf öğretmeni de bulunuyor. Bazı okullarda ise tüm eğitim İngilizce. Bu tarz okullara gitmedim şahsen, sadece araştırırken gördüm. Bir tane okulda şöyle bir uygulamadan bahsettiler bu hoşuma gitti. Çocuklar İngilizce öğretmeni ile diyelim koridorda, yemekte ya da bahçede karşılaştılar, bu durumda sadece İngilizce konuşuyorlar/konuşmaya çalışıyorlar. Derste öğrendikleri şeylerin yanında bu şekilde spontane bir karşılaşmada, şunu İngilizce nasıl söylerim, diye sorup ayak üstü hayatın içinde yeni şeyler öğrenebiliyorlar. Gittiğim iki tane okulda Almanca eğitimi de vardı. Hatta birinde seçmeli Fransızca da vardı. Ne kadar gerekli bilemiyorum. Anne veya baba yabancı ise belki onlar için tercih sebebi olabilir. Ben 3-4 yaşında çocuğa aynı anda iki yabancı dil öğretmeyi pek gerekli bulmuyorum. Burada yine David Elkind’in bir sözü aklıma geldi. Evet çocuklar hayatlarının ilk yıllarında daha kolay öğreniyorlar ama bu onlara olabildiğince çok şeyi bir arada öğretmeliyiz anlamına gelmiyor diyor.   

Diğer seçim kriterim okulun bahçesi olup olmadığı ve sınıfların büyüklüğü. Zaten apartmanda oturuyoruz. Günün çoğu evde geçiyor. Okulda toprağa çimene dokunsun, temiz hava alsın isterim. (En azından yarım güne geçince ki zaten bahçe varsa genelde bahçeyi aktif kullanıyorlar.) Bahçe anlayışı küçücük bir alana sahte çim döşeyip iki plastik kaydırak koymak olan okul çok var ne yazık ki. Her şey plastikse ben o ortamdan çok soğuyorum. Bir karış bile toprak yoksa direk orayı eliyorum. Ama bunu önemsemeyen aileler de hiç az değil. Tamamen öncelik meselesi. Benim öncelikli tercihlerimden biri olduğundan benim için eleme sebebi. Bu arada gittiğim bir okul “Bu yaş grubunu bahçeye çıkaramam çok riskli, ya bir şey olursa çocuklara?” dedi. Benim gibi hayali orman okulu olan biri için baya uç bir okuldu. 2-3-4 yaş çocuğunun 8-10 saat 4 duvar arasında durması çok üzücü bence. Her şeyden önce temiz hava çok önemli bir ihtiyaç. Bunun yanında ben apartmanların alt katlarındaki okulları da direk eledim, çünkü güvenemiyorum. Bu ülkede bir deprem gerçeği var. Müstakil binada (deprem yönetmeliğine uygun yapılmış) bir okul tercih ederim. Depremi birinci elden (99 Adapazarı) yaşadığımdan dolayı benim için yine öncelikli bir tercih bu. Müstakil binalarda da sınıflar çok küçük olabiliyor çünkü eskiden ev olan binalar bunlar. Birkaç tane çok beğendiğim okulu sınıfları küçük olduğu için eledim. Küçükten kastım klasik bir evin banyosu kadar bir odada 8-10 çocuk ve iki öğretmenin resmen sağdan sola dönemeyecek kadar sıkışık oturuyor olması. Bütün sınıfları böyle minicik olan okulları eledim ben. İçim çok daraldı çünkü.

Diğer kriterim beslenme. Biz evde sıfıra yakın şeker besleniyoruz. Yakın diyorum çünkü nadir de olsa (senede birkaç kere misafire vs) şekerli şeyler pişiriyorum. Kızım da yiyor. Ama genel beslenmemizde bal, pekmez ve yaş/kuru meyveden alıyoruz şekeri. Gücüm yettiğince organik ürün almaya çalışıyorum ama mutfaktaki her şeyim organik değil. Gezdiğim okullarda sıfır şeker olan tek bir yer vardı. Hurma suyu kullandıklarını söylediler. Hepsi yoğurtlarını kendileri mayalıyorlar. Hepsinde yemekler binadaki mutfakta günlük yapılıyor. (Mutfaklar hepsinde tertemizdi.) Reçel, turşu, zeytin genelde çocukların da katılımı ile okulda yapılıyor. Kek, kurabiye, sütlü tatlılar vs. nispeten az şekerle yapılıyor. Paketli ve hazır gıda olan okula hiç denk gelmedim. Genelde tavuk pek tercih edilmiyor. Ayda bir organik tavuk alanlar var. Balık ve et tercih ediyorlar. Her sabah kahvaltıda süt veriyor çoğu okul. İpek Nil süt içtiğinde karın ağrısı ve gece boyunca uykudan ağlayarak uyanma problemi yaşıyor. Bu yüzden süt içmemesi gerekecek. Okulların hepsi alerjiden haberdardı. Okullarında alerjik çocuklar olduğunu ve bulaş ihtimaline karşı bile çok hassas olduklarını söyleyenler oldu. Benim için bu hassasiyet önemli bir artı.

Gezdiğim okullar arasından seçim yaparken en önemli kriterim yukarıda yazdığım gibi öğretmenin çocuklara yaklaşımı olacak. Öğretmenin ne kadar şefkatli, empatik ve sevgi dolu olduğu; kurumun nasıl bir yaklaşımı özümsediği çok önemli. Çünkü çocuğum orada uzun bir zaman geçirecek ve mutlaka etkilenecek. En beğendiğim ve en beğenmediğim iki okulun ikisi de montessori okuluydu; yani aslında okulun hangi sistemi uyguladığından ziyade öğretmenlerin yaklaşımı daha belirleyici. Bu yüzden montessori iyidir geleneksel okullar kötüdür gibi bir genellemeye gitmek doğru değil. Başlangıçta çok beğendiğim ve tamam buraya verebilirim diye düşündüğüm bir okulda derse girmemle öğretmenin çocuklara yaklaşımını gördüğümde bu fikirden hemen vazgeçtim mesela. Serbest oyun saatinde çocukların çıt çıkarmaları yasak, istedikleri oyuncakla istedikleri gibi oynamaları yasak. Öğretmen nasıl oynayın derse öyle oynayabiliyorlar. Aksi halde uyarılıyorlar. Sonra bir çocuk oynamaktan vazgeçtiğinde bir de “Madem oynamayacaktın neden döktün bu oyuncağı” diye azar yedi gözümün önünde ve okul müdürü bu yaklaşımdan övgü ile söz ediyordu. Benim için bu kadar disiplin ve kontrol çok fazla. Ben koşsun zıplasın kahkahalar atsın istiyorum. O yüzden girdiğim okulda cıvıl cıvıl çocuk sesi varsa orası benim kalbime daha çok yatıyor. Tabi ki belli etkinlikler yapılırken birbirlerini rahatsız etmemeleri de gerekecektir ama burada da denge önemli. Bütün gün 3 yaşında bir çocuktan çıt çıkarmadan durmasını bekleyemezsiniz, en azından serbest oyun saati adını verdiğiniz saatte çocuk gerçekten serbest olmalı. Zaten sınıfa girip izlerseniz hemen genel yaklaşımı anlayabiliyorsunuz. Kızımla gittiğim okullarda kızımı sınıfa aldıkları için ben de sınıflara girip gözlem yapabildim. En son birkaç tane okula yalnız gittim, oralarda dersi bölmek istemediler ve sınıflara sokmadılar. Emin olmak için beğendiklerime tekrar kızımla gidip öğretmenleri gözlemleyeceğim mutlaka. 

Bunların yanında, mahremiyet, temizlik, saygı gibi konular da var tabi ama onlar zaten temelde bütün okullardan beklediğim şeyler olduğu için ayrıca bahsetmedim burada. Gittiğim okullarda hijyeni yetersiz bulduklarım da oldu. Bu konu direk eleme sebebidir sanırım herkes için. Tuvaletleri ve yemek yapılan yerleri mutlaka gezin. Bazı okullarda tuvaletler sadece paravanla ayrılmıştı. Bazılarında kabin vardı (özellikle 5-6 yaş grubunun tuvaletleri). Bazı okullarda da tek kişilik tuvaletler vardı. Yani çok değişiyor.  

Tekrar hatırlatmak isterim, yazdıklarım genel geçer şeyler değil kişisel tercihlerim ve tecrübelerimdir. Sadece gezdiğim okullardan yola çıkarak yorum yaptım. Bütün aynı sistem okulları için genellenemez. Kızım şuan 38 aylık yani onun yaş grubuna göre okul araştırdım ve ona göre tercihlerimi/önceliklerimi belirledim. Çocuğunuz daha küçük veya daha büyükse ve/veya çalışan anneyseniz tercihleriniz/öncelikleriniz benimkinden oldukça farklı olacaktır. Ayrıca maddi durumunuz, ruhsal durumunuz, çocuğunuzun kişiliği, evinize yakın çevredeki okulların özellikleri gibi birçok faktör seçimlerinizde etkili olacaktır.    


Sonuç olarak ben henüz göndereceğim okulu seçmedim. İstiyorum ki oyun grubu ile başladığı okulda Eylül’de yarım gün olarak devam etsin. Ama beğendiğim bazı okullarda oyun grubu seçeneği yok. Benim de Eylül’den önce yarım gün göndermeye niyetim yok. Bu yüzden ihtiyacımıza cevap veren en uygun okulu seçeceğim. Nisan ayında başlatmayı planlıyorum. O dönemde tekrar bahsederim bu konudan.

Kaynaklar

Elkind, D., “The case for the academic preschool: Fact or Fiction” (1973)

Cost, Quality and Outcomes Study Team, (1995)

https://www.researchgate.net/publication/277826916_Research_on_ratios_group_size_and_staff_qualifications_and_training_in_early_years_and_childcare_settings_part_A_review_of_international_research_on_the_relationship_between_ratios_staff_qualification

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir